Yeni Anayasa Taslağı Konusunda Açık Mektup

Büyük Türk Milleti'ne ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Üyelerine Yeni Anayasa Taslağı Konusunda Açık Mektup

M. Kemal Cabıoğlu

Başbakanlık Eski Danışmanı

Sunum

Bugünlerde devletimizin çözmesi gereken iki kördüğüm vardır: Kördüğümlerden birisi, bölücülüğe köklü çözüm bulunarak bölücü iç ve dış merkezlerin umutlarının tamamen kesilmesidir. İkincisi, ülke ekonomisinin bağımsızlığa kavuşturulmasıdır.

Bütün bu acil meseleler dururken  “Yeni Anayasa” hazırlıkları ile kamuoyunun işgale uğratılması, devlet ve millet konularında duyarlı kesimleri kaygılandırmıştır.

Dış güçler ve devlet-millet konularında yeterli bilgiye sahip olmayanlar, yarım asır boyu, çoğulcu demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi sihirli kavramlarla Türk halkını uyuttu.

1- İktidar tarafından sayın Ergun Özbudun ve heyetine hazırlattırılan anayasa taslağı hakkında iktidarı temsil edenlerin beyanatları, söz konusu bu çalışmanın temel alınacağını gösteriyor. Çalışmamızda taslak bu bakımdan ele alınmıştır. Ayrıca taslak ele alınırken odak noktamız devletin yapısı olmuştur.

2- Taslakta II.Cumhuriyetçilerin zihniyeti hakim. II. Cumhuriyetçiler, demokrasiyi, halkların özgürlüğüne dayandırır. Tek devlet, tek millet, tek dil ilkesine karşıdırlar. Oysa II.Cumhuriyetçilerin yanıldıkları nokta şudur: Demokrasi, halkların, etniklerin özgürlüğü değildir, fertlerin, bireylerin özgürlüğünü ifade eder. Fransa'da ve İngiltere'de bir çok halklar vardır, fakat halkların özgürlüğü yoktur, fertlerin ve bireylerin özgürlükleri vardır. Fransız milleti, İngiliz milleti vardır.

3- Bazı grupların temsilcileri ve bazı siyasiler "günümüze kadar hazırlanan anayasalar, askerin etkisiyle, tepki anayasası oldu. Renkli yani Milli anayasa oldu. Renksiz anayasa olsun." diyorlar. 1923 anayasası Sevr’e, yani bölücülere ve işgalcilere karşı tepkiden doğmuştur. Rengi millidir. Bağımsız milletlerin anayasaları, rengini devleti kuran milletten alır. Elbette anayasası milli olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lozan ile dünyaya kabul ettirilmiştir. II. Cumhuriyetçiler, Türkiye'nin griyi tanımadığını, ya siyah, ya da beyaz da takılıp kaldığını ifade ediyorlar. Halbu ki Lozan’ın rengi beyazdır. Sevr’in yani bölünmenin rengi ise siyahtır. Bu nedenle Lozan ile Sevr arasında gri bir renk kabul edilemez. Açıkçası Lozan ile Sevr arasında yeni bir yol yoktur.

Anayasamızın 3. maddesi olan "tek devlet, tek millet, tek dil" ilkesi, devlet çadırımızın orta direğidir. Devlet çadırımızın orta direğini yontan bölücü iç ve dış merkezlerle mutabakat ise, teslimiyeti ifade eder.

4- Anayasa konusu gündeme geldiği takdirde sayın Ergun Özbudun heyetinin hazırladığı taslak esas alınamaz. Söz konusu taslakta değişik anlamları taşıyan kelime ve cümleler vardır. Bu ifadeler bölücü merkezlere kapı açar. Adli ve idari mekanizmayı işlemez hale getirir.

Eğer iktidar tarafından yeni bir anayasa isteniyorsa, 1982 anayasasındaki devletin yapısıyla ilgili maddelere kesinlikle müdahale edilmemelidir. Aksi durum zaten var olan kamplaşmayı daha da derinleştirir.

5- Yürürlükte olan 1982 anayasasında Avrupa Birliği'nin önerileri ile değişiklikler yapıldı. Devletin yapısı ve dayandığı ilkeler, korumasız hale getirildi. Devletin bölücülere karşı eli kolu bağlandı. Bu bağların çözülmesi ve devletin yeniden güç kazanması zorunludur.

Anayasa İle İlgili Görüş ve Tekliflerimiz

1.       1982 Anayasası'nda değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilk üç maddeye iki madde daha eklenmelidir.

Eklenecek maddeler

a.       Madde 4: Anayasanın değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerine karşı suç işleyenler siyasi haklardan yararlanamaz.

b.       Madde 5: Seçimde rey adaleti sağlanır. Ülke ölçüsünde ortalama rey tespit edilir, Hakkari'de altı bin rey ile TBMM'ye üye olunur iken İstanbul'da ise en az seksen bin rey ile TBMM'de yer alınabiliniyor. Bu adaletsizlik önlenmelidir.

2.       Milletin ve Devletin Dili Türkçe'dir. Resmi dil, Gayrı resmi dil ayrımı doğru değildir

Taslağı hazırlayanlar ve bunu kamuoyuna sunanlar, "ANAYASA'nın ilk üç maddesine saygılıyız" diyorlar ama bu

arada, devletin yapısını değiştirip, bölücülüğe kapı aralıyorlar. Yürürlükteki Anayasa’nın 3. Maddesi: “Türkiye

Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.” derken; taslakta dil kelimesinin önüne

Resmi” kelimesi konularak, resmi olmayan dillere özgürlük kapısının açılması isteniyor. Ülkemizde herkes,

bildiği dil ile konuşur. Kimse karışmaz. Fakat eğitim ve öğretim dili, Türkçe'dir. Düşünceyi ifade, Türkçe ile

olur. Buradaki “Resmi Dili Türkçe'dir” ifadesindeki "Resmi" kelimesi kaldırılmalıdır.

1961 Anayasası’nda da dilin önünde “Resmi” kelimesi vardı. Ancak, 2. Cumhuriyetçiler “Türkçe resmi dil olduğuna

göre, resmi olmayan dillere özgürlük verildiğini” savundular. 1982 Anayasa’sı hazırlanırken resmi kelimesi

kaldırılıp, resmi olan ve olmayan "Tek Dil Türkçe"dir, ilkesi kabul edildi. Böylece dilin tekliği, 2.

Cumhuriyetçilerin tuzağından kurtarıldı, dilin tekliği korundu. Ancak bu tuzak şimdi tekrar karşımıza çıktı.

George Soros da Böyle İstemişti

Prof.Dr. Baskın Oran, Başbakanlık için hazırladığı 7 sayfalık bir raporun çok daha geniş halini Haziran 2004’te Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için kaleme almıştı. “Türkiye’de Azınlıklar: Kavramlar, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama” isimli rapor, 176 sayfaydı. Ukrayna ve Gürcistan'daki darbelerin finansörü olarak bilinen George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü de bu çalışmanın destekleyicisiydi. TESEV’in 2004 yılı bütçesinin yüzde 45’ini (750 milyar TL) Açık Toplum Enstitüsü karşılıyordu. Soros'un açık desteği ile hazırlanan bu raporda da, “Devletin dili Türkçe’dir” ifadesinin, “Resmi Dil Türkçe'dir” şeklinde değiştirilmesi istenmişti.

Teklifimiz: Devletin dili Türkçe'dir, bunun resmisi, gayrı resmisi olmaz.

3. Teröristbaşı Abdullah Öcalan; “Ayrılığı ve terörü savunmamak şartıyla; Kürt kimliğinin ifadesi üzerindeki yasakların kaldırılmasından öte bir talebimiz söz konusu değildir.” diye açıklama yapmıştı.

Hakimler genellikle kanunların gerekçesine bakarak hüküm verirler. Bu taslakta "Halklara özgürlük" konusu, kamuoyunun gözünden kaçırılmak için taslağın, “Gerekçeler” bölümüne giydirilmiştir.

Örneğin Özbudun ve heyeti tarafından hazırlanan taslağın 2. Madde gerekçesinin 5. paragrafında “Devletin Anayasa’da ifadesini bulan demokratik sıfatı; ona, ülkedeki toplumsal, siyasal ve kültürel farklılıkları tanıyarak; bireylerin, farklı kimliklerle siyasal sürece katılımının önündeki engelleri kaldırma yükümlülüğü yüklemektedir.” deniyor.

Bu gerekçe ile Abdullah Öcalan’ın yukarıdaki talebi arasında benzerlik vardır.

a- Toplumsal, siyasal ve kültürel farklılıklar tanındığı zaman, bunun sonu federasyon olur. Paris Şartı'nın 10. Maddesi'ne göre, Avrupa'da Dil ve kimliklerin tanınması yoktur, korunması vardır. Siyasal ve kültürel farklılıklar, “casus” kelimelerdir. Bu ifadelerin anayasada yer alması tehlikelidir. Taslağın bir kenara atılması için bu gerekçe yeterlidir. 

b- 1982 anayasasının 10. maddesinde "Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz" denmektedir.

Hal böyleyken Özbudun başkanlığındaki heyet tarafından hazırlanan anayasa taslağının 2. Madde gerekçesinin 5. paragrafında “siyasal ve kültürel farklılıkların tanınması" isteniyor. “siyasal ve kültürel farklılıkların tanınması", halklara özgürlük anlamındadır. Böyle bir ifade ile Türkiye'de başka başka halkların varlığının resmen tanınması hedefleniyor. Oysa Türkiye'de herkes birinci sınıf vatandaştır, bu herkese yetmelidir.

Durup duruken, Anayasa'ya "siyasal ve kültürel farklılıkların tanınması" ifadesini sokmanın gizli bir amacı yoksa, ne gereği vardır? Çünkü "tanınma" talebi, "siyasi otonomi", diğer bir deyişle "kendi kendini yönetme" talebine dönüşebilir. Tıpkı Çekoslavakya'nın bölünmesi sırasında yaşanan gelişmeler gibi...

4- Bölücülerin Umudu, Dış Güçler ve Avrupa Birliği

Sol eğilimli Alman Gazetesi Süddeutsche Zeitung, 20 Aralık 2007 tarihli sayısında, Bölücülerin menfaatlerinin korunmasında Avrupa Birliği'nin ne gibi fonksiyon üstlendiğini şöyle yazdı: "PKK, Kürtler  için neredeyse hiçbir başarı elde edemedi. Ama Kürtlerin hakları bugün AB tarafından, kalaşnikoflu kadınlar ve erkekler tarafından olduğundan çok daha iyi savunuluyor."

Teröristbaşı Abdullah Öcalan da bölücü emellerine ulaşmak için demokrasiyi araç olarak kullanabileceklerini söylemişti. Teröristbaşı 3 Nisan 1999 günü alınan ek ifadesinde "Kürt devleti kurmanın mümkün olup

olamayacağı gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde demokratik ortam içerisinde herşeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca yardım...” beyanında bulunmuştu.  (Kaynak: Öcalan Duruşması Kayıtları, Klasör 1, Dizi 106-118)

Bu açıklamaları biraz açacak olursak, Öcalan, ayrı bir sözde Kürt devleti kurup kuramamanın artık pek de önemli olmadığını çünkü Türkiye içinde Kürtlerin arzu ettikleri herşeye ulaşmalarının demokrasiyi bir araç olarak kullanmaları suretiyle bugün mümkün olduğunu ifade ediyor.

ABD Eski Büyükelçisi Peter Galbraith da ev sahipliğini Avrupa Parlamentosu'nun yaptığı Kürt Sorunu Konferansı'ndaki konuşmasında Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlamasına destek verdi ve "bu sürecin Türkiye’yi de çok değiştireceğini, bunun Kürtler için de çok önemli bir fırsat olduğunu" söyledi.  (Kaynak: 22 Kasım 2004, Amerika'nın Sesi Radyosu)

Peter Galbraith halen, Barzani ve Talabani'ye "anayasa hazırlanması" konusunda danışmanlık yapıyor.

30 Eylül 2007 günü Diyarbakır Barosu ile Heincrich Böll Stiftung Derneği’nin düzenlediği 'Türkiye'de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler' konferansında bir konuşma yapan Prof. Michael Gunter de Irak’taki Kürtlere Irak’ın dönüm noktasında bir fırsat verildiğini dile getirerek, Türkiye’deki Kürtlere ise Türkiye’nin AB’ye üye olma yolundaki reformlara dayalı bir fırsatın geliştirileceğini belirtti. Türkiye’nin çağdaş uygarlık yolunun AB ilkelerine uymak olduğunu kaydeden Gunter, Türkiye’nin AB adaylığının saf bir şekilde desteklenemeyeceğini söyledi. ((Kaynak: PKK'ya ait ANF Ajansı, 30 Eylül 2007)

Bütün bu açıklamalar gösteriyorki, Türkiye'nin AB'ye üye olma hayaliyle atacağı adımlar, bölücülerin planlarına hizmet ediyor.

5. Yeni hazırlanan anayasa taslağının gerekçeler bölümünde 3. maddenin 2. paragrafında “Bilhassa milletin bütünlüğü kavramı, farklı sosyal, kültürel ve siyasi özelliklere sahip kişilerin ve grupların birliği ve bir arada yaşama iradesi olarak anlaşılmalıdır. Milletin bütünlüğü kavramı; Avrupa Birliği anayasal düzeninin temel felsefesini belirleyen çeşitlilikte birlik anlayışı bu maddenin yorumlanmasında yol gösterici olabilir.” deniyor.

Bu anlayış, taslağı hazırlayanların sinsi ve maksatlı bir yorumudur.

Bu paragraftaki “milletin bütünlüğü kavramında farklı siyasi özelliklere sahip gruplar” ibaresi, federasyona kapı aralar. Bu paragraf, değişik yorumlara elverişlidir, adli sistemi kilitler.

Taslağı hazırlayanlara göre farklı siyasi özelliklere sahip grupların bir arada yaşama iradesi Avrupa Birliği Anayasa düzeninde federasyonu ifade eder. Bize göre bu, Millî üniter devlet görüşüne karşı bir zihniyettir. Bu yoruma karşı Fransa'nın yaklaşımı da bizimkiyle aynıdır. Paris'in bu konuda Avrupa Konseyi'ne karşı vermiş olduğu aşağıdaki cevap yeterlidir.

2005’te Avrupa Konseyi, Fransa'dan ulusal kimliklerin korunması sözleşmesinin imzalanmasını istedi. Fransa, Avrupa Konseyi'nin bu isteğini reddetti ve şöyle cevap verdi: ”Fransa hukukunda ayrı kimliklerin korunması yoktur. Fransa laik sosyal bir cumhuriyettir." (Kaynak 16 Şubat 2005, Milliyet Gazetesi)

Anayasa taslağında ifade edildiği şekilde “siyasi gruplarda bütünlük” kabul edildiği takdirde; PKK’nın ve bölücü başının talep ettiği şekilde “federasyon içinde bütünlük” ortaya çıkar. Bu talep PKK’nın nihai hedefine ulaşmak için birinci aşamadır. PKK’nın ve bölücü başının ileri sürdüğü görüş zaten şudur; "biz ayrılmak istemiyoruz, yalnız kimliğimizi tanıyın" o kadar.

Terör örgütü PKK'nın yöneticilerinden Mizgin Ahmet'in, 26 Kasım 2007 tarihli İngiliz The Guardian gazetesine yaptığı "biz terörist değiliz, bağımsızlık talebimiz yok, ayrılıkçı değiliz, biz Avrupa Birliği kriterlerine uyan bir Türkiye görmek istiyoruz" sözleri bizi artık uyandırmalıdır. (Bu açıklamanın tam metni ektedir)

İngiltere ve Fransa için AB Kriterleri işletilmiyor.

Dil, Devletin Dayandığı Temel İlkelerden Biridir. Bağımsız Devletler Dillerine Müdahale Ettirmez

6. 1982 Anayasamızın 42. maddesinin 9.fıkrasında “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez.” deniyor

Ancak Özbudun ve heyeti tarafından hazırlanan Anayasa taslağının 45. maddesinin 5. fıkrasında “Eğitim ve öğretim dili Türkçe'dir. Türkçe'den başka dillerde eğitim ve öğretim kanunla düzenlenir.” denerek başka dillerde eğitime açık kapı sağlanıyor.

Taslaktaki "Türkçe'den başka dillerde eğitim ve öğretim kanunla  düzenlenir" ilkesi kabul edildiğinde Anayasa'nın değişmez maddelerinden olan "tek dil Türkçe"dir ilkesi de, değiştirilmiş oluyor.

Özbudun ve heyeti tarafından hazırlanan taslağın 45. maddesinin 3. parağrafında "Başka dillerde eğitim ve öğretim yapılabilmesini sağlamak, demokratik toplum düzeninin getirdiği eşitlik, çoğulculuk, katılımcılık gibi ilkelere uygun olarak kanunla belirlenecektir." deniyor. 2. Cumhuriyetçilerin ağzı ile yazılmış bu maddenin kabuluyle de başka dillerde eğitime yol açılıyor.

Taslağı hazırlayanların anayasa bilginleri olarak Lozan’da İngiliz delegesi Lord Gürzon'un hazırladığı tasarının 8. maddesini yeniden okumaları gerekir. İngiliz delegesi tasarının 8. maddesinde "Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşların dışındakilere dil ve kimlik özgürlüğü" istiyordu. İsmet Paşa ve Türk delegeleri bu teklifi reddettiler. Lozan Barış Antlaşması'nda reddedilen "dil ve kimliklere özgürlük" günümüzde anayasa tasarısını hazırlayanlar tarafından kabul ediliyor, böylece Lozan deliniyor.

Fransa’da 17 Temmuz 1999’da sosyalist hükümet tarafından mahalli dil ve şivelere özgürlük kanunu hazırlandı. Zamanın Cumhurbaşkanı Jacques Chirac; “Fransız dili Fransa milletinin çimentosudur. Fransa Balkanlaşamaz” diyerek bu değişiklik talebini reddetti.

Fransa, böylece, bırakın dili, şiveye özgürlüğü bile reddetti.

Yine Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, AB zirvesinde, Fransız işadamı Ernest-Antoine Seilliere'in, 'İngilizce'nin bugünün Avrupa'sında iş dünyasında geçerli kabul edilen dil' olduğunu söylemesi ve konuşmasını İngilizce yapması üzerine, toplantıyı terketti.(Kaynak: İngiliz BBC Radyosu, 24 Mart 2006, tam metni ekte 

Teklifimız: 1982 Anayasası'nın 42. maddesinin 9.fıkrasında “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez” deniyor. Bu fıkra mutlaka korunmalı.

Dillere özgürlüğün amacı, milli birliği yıkmaktır

Milletin tekliği, dilin tekliğine dayanır, devletin tekliği, dilin tekliğine dayanır. 1923’te M. Kemal ve arkadaşları, Balkan faciasıyla dilin tekliğinin bir millet için ne kadar hayati olduğunu gördüler. Dış güçler Balkanları küçük devletlere bölmek için halklara dil özgürlüğünü desteklediler. 1900’lü yıllarda Balkanlarda 10 milyon nüfusun hepsi Türkçe konuşuyordu. Makedonlar, Sırplar, Hırvatlar kendi dillerini öğrenmeye teşvik edildi.  Bunun sonucunda etnik kimlikler ortaya çıkınca Balkanlar cehennem oldu.

Bugün de dil özgürlükçüleri, Anadolu'yu balkanlaştırma peşindeler.

İngiltere ve Fransa’dan örnekler arz ediyorum:

1- "İngiltere, vatandaşlarına İngilizce dışında düşünce açıklama ve yayma özgürlüğü tanımıyor. Hatta İngilizceyi İrlanda aksanı ile konuşana iş vermiyor. İrlandaca dil ve kültürünü unutturmak için birçok kanunî önlemler almışlardır. Hatta, İrlandaca’yı yasaklamışlardır. İrlandaca isim konmasına izin vermemişlerdir. (Kaynak: Dr. Sedat Laçiner, Ankara Çalışmaları)

2-Fransa’da 1994 Tarihinde Fransız dili ile ilgili 8 Maddelik kanun yürürlüğe konmuştur. Söz konusu kanuna göre; düzenlenen bir gösteri, bir kolokyum veya kongreye katılan her Fransız vatandaşı, düşüncelerini Fransızca ile ifade edecektir. Düşünceyi açıklama ve yayma, ancak Fransız dili ile olur. (Kaynak: Bir Fransız Yasası ve Düşündürdükleri. Vedat Köken, Türk Dili Dergisi)

7.       Anayasa taslağını hazırlayanlar federasyonun malî yapısını da ihmal etmemişler. 1982 Anayasa’sının 73. Maddesinde "Vergi Ödevi, Vergi, resim, harç ve benzeri yükümlülükler kanunla konulur ve değiştirilir veya kaldırılır; alt ve üst sınır içinde değişiklik yetkisi, bakanlar kuruluna verilmiştir.” deniyor.

Taslakta ise “Mahalli idareler tarafından tarh, tahakkuk ve tahsil edilenler için ise ilgili mahalli idarenin seçimle oluşan karar organına verilebilinir” deniyor. Buna gerekçe olarak da, mahalli idarelere vergi konusunda verilen yetkinin, Avrupa ölçülerine uygun olduğunu ifade ediyorlar. Bunların, bu konuda da gaflet ve dalalet içerisinde oldukları görülüyor.

Buradaki tuzak teklifle, federasyona kapı aralamak için, kurtarılmış yerel idarelere ekonomik bağımsızlık verilmek isteniyor. Eğer bu teklif kabul edilirse, DTP'li Diyarbakır Belediyesi, petrol gelirleriyle ekonomik açıdan bağımsızlığa kavuşur.

Devleti hantal yapıdan kurtaralım derken bölücü merkezlerin iştahlarını kabartmanın gereği yok. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin 1996 Yerel Yönetim Raporu’nda şöyle deniyor: “Tarihi olaylar ve bazı gelişmeler incelendiğinde görülecektir ki, Osmanlı devletinin son zamanlarında ve hatta Cumhuriyet döneminde, merkezi otoritenin iç ve dış sebeplerle zayıflatıldığı anlarda, mahalli idareler bağımsızlığa yönelmiştir.Bu yöneliş de dış güçler tarafından desteklenmiştir.”

Teklifimiz: Osmanlı'nın çökme dönemlerine dönmemek için, merkezi idarenin eğitim-öğretim, dış ilişkiler, ekonomi, kültürel ve siyasi alandaki güçleri korunmalıdır.

Devletin Güçsüz Olması İsteniyor

8. Böyle bir taslak ancak AB taşeronları tarafından yazılabilir. Devlet, özgürlükler öne sürülerek, eli kolu bağlanıp güçsüz hale getirildiğinde, vatandaşlarının haklarını nasıl koruyacak?

Alman sosyal-siyaset bilim adamı Gerhard Kessler “Demokrasi ağacının acı ve tatlı meyvelerini ayırdetmek gerekir” diyor.

Yeni hazırlanan Anayasa Taslağı Gerekçe madde 4’de ise “1982 anayasası ferdi değil devleti, otoriter ruhu esas alıyor. Devlet, fertlerin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır.” deniyor.

Evet devlet, fertlerin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır; fakat devletin fertlerin hak ve hukuklarını koruyamayacak ölçüde güçsüz duruma getirilmesi ancak taşeronların ya da gafil kişilerin amacı olabilir. Türk milleti bu filmi, 1961 Anayasası’nda görmüştür. Demokratikleşme ve özgürlük gibi sözlerle adli mekanizma, bölücülere karşı işlemez hale getirilmiştir. 1961–1980 döneminde “Kurtarılmış Bölgeler”in ortaya çıkması, Devletin, fertlerin hak ve özgürlüklerini koruyamaz hâle getirildiğinin belgesidir.

Teklifimiz: Kendini koruyamayacak ölçüde güçsüz olan bir devlet, fertlerin hak ve özgürlüklerini koruyamaz. Devlet kendini koruyacak ölçüde güçlü olmalıdır. Kendi varlığını koruyan bir devlet ancak fertlerin hak ve özgürlüklerini koruyabilir.

9. 1923 anayasasının hazırlanması esnasında dış güçlerin görüşüne müracaat edilmedi. Dış güçlerin taleplerine dayalı bir anayasa hazırlanması peşinen teslimiyeti ifade eder. 2004 Yılı’nda, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Türkiye’yi, politik süreçte izlemeden “şartlı” olarak çıkarmış ve “Yeni bir Anayasa” hazırlanmasını talep etmişti. Bu çalışmalar, Anayasa’nın, “Yeni” olarak hazırlatılmasının "milli" ihtiyaçtan değil, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin talimatına uymak için hazırlatıldığı ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Fransa’dan örnek: 2005’de Avrupa Konseyi, Fransa’dan “Ulusal kimliklerin korunması” sözleşmesini imzalamasını istedi. Fransa, Avrupa Konseyi’nin bu isteğini reddetti ve "Fransa hukukunda kimliklerin korunması yoktur. Fransa laik, sosyal bir cumhuriyettir." diyerek, Avrupa Konseyi istiyor diye anayasa değişikliğine gitmedi.(Kaynak: 16 Şubat 2005, Milliyet Gazetesi)

Ayrıca bu şunu da göstermektedir ki, Fransa'nın "Ulusal kimliklerin korunması"na bile tahammülü yoktur. Özbudun ve heyeti ise, "siyasal ve kültürel farklılıkların tanınması"nı istiyor.

Dünyamızda kendi güçleri ile kurulan devletler için örnek bir anayasa yoktur. Söz konusu devletler anayasalarını kendileri hazırlar. Sömürgeciler tarafından kurulan, himaye edilen devletler için ise örnek anayasalar vardır. Böyle anayasalara demokrasi elbisesi giydirilir.

Teklifimiz: Türkiye bağımsız bir devlettir, anayasasını hazırlarken kimin ne dediğine bakamaz, ısmarlama anayasa hazırlayamaz.

10.     8 Kasım 2000’de, Avrupa Birliği, Türkiye’den aday ülke olması için devletin yapısında (değişik bir ifadeyle Lozan Anlaşması'nda) değişiklik yapılmasını istiyor ve Türkiye de bunu kabul ediyor.

Söz konusu siyasi öneriler Lozan’ı kabul etmiyor ve Sevr’e kapı aralıyor. Bunun fark edilmesi için taslaktaki öneri maddelerini aynen arz ediyorum:

- Türk vatandaşlarının televizyon ve yayıncılığında ana dillerini kullanmalarını yasaklayan hukuki düzenlemeler var ise kaldırılması,

- Kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlar için eğitim dahil kültürel çeşitliliğin sağlanması, eğitim dahil olmak üzere bu hakların kullanılmasını önleyen tüm yasak hükümlerin kaldırılması...

Bütün bunlar Avrupa Birliği tarafından Türkiye'ye teklif ediliyor.

Avrupa Birliği, Türkiye’ye dayattığı bu önerilerin benzerini yıllar önce Çekoslavakya ve Yugoslavya’ya önermişti. Çekoslavakya bölündü, Yugoslavya parçalandı.

Avrupa Birliği, ayrılığı derinleştirecek bu siyasi önerileri Türkiye’ye dayatırken, Letonya ve Estonya’ya toplumda bütünleşmenin sağlanması için toplumun tümüne Letonca ve Estonca’nın öğretilmesini öneriyor.

Teklifimiz: Türkiye günümüzde ve gelecek günlerde hangi şartlar altında olursa olsun devletin yapısında değişikliğe gitmeyeceğinin kararlılığını tüm dünyaya bildirmeli, böylece dışgüçlerin ve yerliişbirlikçilerin aldığı umutt ve cesaret kırılmalıdır.  

1982 Anayasası'ndaki Devletin Yapısıyla İlgili Maddelerden Avrupa Birliği ve Bölücüler Rahatsızdır

11. Dünyamızda gelişmiş ülkelerin hiç birinde bölücü düşüncelere ifade özgürlüğü yoktur. Batı ülkelerinin bu konuya ilişkin tutumu, aşağıda 12. maddede, belgeleleriyle izah edilmiştir.

Ülkemiz aday ülke olduktan sonra Avrupa Birliği'nin isteği üzerine anayasa değişikliği yapıldı. Uyum kanunları ile bölücülere karşı devletin eli kolu bağlandı. Oysa 1982 Anayasası'ndaki devletin yapısıyla ilgili maddelerden rahatsız olanlar; bölücüler, Avrupa Birliği ve yerli işirlikçilerdir. Bu gerçek görülmelidir.

Türk Milletinin Varlığına Karşı Yapılan Suikastler

Türkiye bu günlere nasıl geldi? 1966 tarihinde 2. Cumhuriyetciler tarafından hazırlanan "Yeni Sol Strateji" proğramıyla, parti dışı sol kuruluşlara yani bölücü hareketlere, silahlı eylemde bulununcaya kadar, bölücü düşünce ve propagandalara özgürlük yolu açıldı. Sözkonusu proğramın ilgili maddesi (12. madde) şöyleydi: "Değişik doğrultuda olan parti dışı sol kuruluşların (Dev-Yol, Dev-Sol gibi) her türlü hakları korunacak. Fakat demokratik olmayan durumlarda (faaliyet ve eylem olduğunda) önlem alınacak"

Bu proğram, adli ve idari sistemi bölücülere karşı işlemez hale getirdi ve 1970-1980 yılları arasındaki anarşi hareketlerine taban oluşturdu. Anayasa taslağında bu gerçek, "yok" sayılmıştır.

Aradan 40 yıl geçti.

2001 yılında da, Avrupa Birliği'nin talebi üzerine, "bölücü düşünce ve propaganda" bir kez daha suç olmaktan çıkarıldı. Türk milletinin varlığına karşı yapılan ikinci suikast, 1982 Anayasasının başlangıç

bölümünün 5. paragrafı değiştirilmek suretiyle yapıldı. Sözkonusu değişiklik şöyle oldu: 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün 5.Fıkrasındaki "hiçbir düşünce ve mülahaza” ifadesi kaldırıldı. Bunun yerine “hiçbir

faaliyet” ibaresi konuldu. Böylece Türk devletine karşı bölücü propaganda yapmaya özgürlük tanındı. Bölücülere Meclis'te dahi devletin yapısına karşı konuşma cesareti veren ve bunlara karşı devletin elini kolunu bağlayan

kanunların anayasadaki dayanağı, işte bu maddedir. Bu durum bölücülerin kamuoyunda fikri altyapı çalışmalarına imkan vermektedir. Diğer bir ifadeyle, bu madde, bölücü propagandaya özgürlük sağlamaktadır. Yani devletin eli kolu, devlete bağlattırılıyor. Bu durum, Türkiye’yi barış içinde bölme politikasıdır.

Yine ayrıca anayasamızın 26. Maddesi’nin düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinde “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış herhangi bir dil kullanılamaz” yasağı kaldırıldı. "Türkçe’nin dışında herhangi bir dil ile düşünceleri açıklama"nın yolu açıldı. Böylece Lozan’da ve Anayasa’da belirtilen "dilin tekliği ilkesi" ilga edildi.

Yürürlükte olan Anayasamızın 28. Maddesi’nde “Kanunla yasaklanmış herhangi bir dille yayın yapılamaz" yasağı da AB tarafından önerilen uyum kanunlarıyla iptal edildi. Böylece Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri, dolaylı olarak değiştirildi.

Halen günümüzde, İngiltere ve Fransa'da yürürlükte olan kanunlara göre, gerek yayında ve gerekse düşünceyi yaymada İngilizce ve Fransızca'nın dışında başka bir dil kullanılması suçtur. Örneğin Charles de Gaulle'un "Bütün Fransa Fransızdır" şeklindeki sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, Fransa çokkültürlülüğü esas alan anlayışlara şiddetle karşı çıkmaktdır.

Teklifimiz: 1982 anayasa başlangıç bölümü 5.ci fıkradaki ‘hiçbir düşünce ve mülahaza" cümlesi aynen yerine konarak, bölcülere karşı devletin elini kolunu bağlayan bağ, çözülmelidir. Ayrıca 1982 Anayasası'nın yukarıda arzettiğimiz 26. ve 28. Maddeleri de aynen korunmalıdır.

12.  Avrupa Birliği'nin isteği üzerine bölücü düşünce ve propagandalara anayasa engeli kaldırıldıktan sonra sıra Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele kanunlarındaki engellere geldi. Prof. Michael Gunter, 30 Eylül 2007 günü Diyarbakır Barosu ile Heincrich Böll Stiftung Derneği’nin düzenlediği 'Türkiye'de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler' konferansında, "Yeni Ceza Kanunu'nun hazırlanmasının mimarının AB’ye uyum süreci olduğunu" açıkladı. (Kaynak: PKK'ya ait ANF Ajansı, 30 Eylül 2007)

Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin özü şöyledir: "Hangi yöntem ve düşünce ile olursa olsun" ibaresi kaldırıldı, yerine "eylem" konuldu. Böylece bölücü propaganda ve düşünceler ceza engelinden kurtarıldı. 1982 Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesine göre "Kanunun cürüm (suç) saydığı bir fiili açıkça öven veya iyi gördüğünü söyleyen veya halkı itaatsizliğe tahrik eden kimse 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına mahkum olur."

Sözkonusu bu kanun değişikliğe uğradı. Böylece adli mekanizma teröristleri övenlere karşı da işlemez hale getirildi.

Avrupa Birliği, insan hakları evrensel standartlarını öne sürerek, milletin birliği ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olan faaliyetler için, Ankara'dan anlayış bekliyor. Oysa Batı ülkelerinde devletin yapısına karşı işlenen suçlara çok ağır cezalar verilmektedir. Örneğin Fransız Basın Yasası'nın 23 ve 24. maddeleri bizim 312. maddemizin muadilidir. Bu maddelere aykırı hareket Fransa'da 5 yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Alman Ceza Kanunu'nda 125. madde, "ülkede sulh ve sükunu bozma suçu" başlığı altında düzenlenmiştir, bizim 312. maddemize muadildir, aykırı hareket 3 sene hapisle cezalandırılır. İtalya Ceza Kanunu'nun 417. maddesi bizim 312. maddemize muadildir, aykırı hareket 6 aydan 5 yıla kadar cezalandırılır. İspanyol Ceza Kanunu'nun 510. maddesi TCK'nın 312. maddesine benzerdir, aykırı harekete 3 yıla kadar hapis verilir.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, Newsweek dergisinde şunları yazdı: "Temmuz seçimlerinde ezici bir çoğunlukla tekrar iktidara gelen AK Parti yönetimindeki Ankara, askerlerce yazılmış mevcut anayasanın yenilenmesini de içeren, ifade özgürlüğü ile bireysel hakları genişleterek, Kürt meselesine çözüm getirip sivillere ordu üzerinde kontrol yetkisi vererek Türkiye'nin Batıcı demokrasisini güçlendirmesi muhtemel iddialı ve muazzam bir ulusal reform programı hazırladı." (Kaynak: ABD'de çıkan haftalık Newsweek dergisi, 20 Ekim 2007, haberin tam metni ekte)

Peki Abramowitz ne demek istiyor?

Abramowitz, Ankara'daki yönetimin, 1982 anayasasını değiştirme çabalarını, sözde Kürt meselesine çözüm getirme çabalarını ve ordunun yetkilerinin tırpanlanarak sivillerin kontrolü altına alınmak istenmesini takdir ettiğini ifade ediyor ve bu çalışmaları "muazzam bir reform proğramı" diye övüyor.

Abramowitz yazısının sonunda "Türkiye-ABD ilişkilerinde kritik bir dönem yaşanıyor. Bu kriz ancak lafı bırakıp eyleme geçmekle çözülür." diyerek, Bush yönetimini, Ankara'da bu çalışmaları yapan kadroya sahip çıkması için uyarıyor. Peki bir ABD diplomatı tarafından takdir edilen bu çalışmalar, acaba Türk devletinin milli menfaatleri ile ne kadar örtüşebilir? Bu husus ilgililerin takdirine arz olunur.

Teklifimiz: TMK'nın 8. maddesi ve TCK'nın 312. maddeleri değişiklikten evvelki haline getirilmeli, Uyum Kanunları ile yapılan tüm değişiklikler de iptal edilmelidir. 

Anayasa ve yasalardaki değişikliklerin doğurduğu kargaşalar

1- 1970-1980 döneminde, 1961 Anayasası'nın bölücülere kapı aralaması sonucu, kurtarılmış bölgeler oluştu.

2- 1983 2007 yılları arasında, içinde bulunduğumuz şu dönemde de, Uyum Kanunları ile bölücü propagandaya kapı tam olarak açıldı, kurtarılmış belediyeler ve bölücüleri destekleyenler Meclis'te yer buldu.

3- Yabancı ülkelerin temsilcileri ve ülkemizdeki diplomatları, Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarındaki gibi, içişlerimize karışır oldu. Amerikan büyükelçisi ve konsolosu Diyarbakır'a, Hakkari'ye gidiyor, orada bölücülükleri ile malum kişilerle özel toplantılar yapıyorlar. Avrupa Birliği'nin temsilcileri de Ankara’ya uğramadan Güneydoğu Anadolu'ya gidiyor, özel toplantılar yapıyorlar. Bölücülükleri ile malum kişiler de Avrupa’da yapılan toplantılarda Türkiye aleyhine konuşmalar yapıyorlar. Bir eve, ev sahibinden izin almadan giren çıkan belirli olmaz ise, o eve bir isim verilir, o eve aile evi denmez. Devletimizden izin almadan ülkemize giren çıkan belirsiz olursa, o devletin varlığı tartışma konusu olur.

Sonuç: Ümitlendiren olmazsa, ümitlenen olmaz

Dış güçler, Türkiye'yi zihinde parçalanmış olarak görüyor, şimdi bunu fiili olarak gerçekleştirme peşinde. Osmanlı Devletini "Boğaziçi'nin Hasta Adamı" olarak gören ve "bu hasta adam er yada geç ölecek" diyen Batı, bu gün de Türkiye için aynı şeyleri düşünüyor. Örneğin ABD'nin Ankara Eski Büyükelçisi Morton Abramowitz'e göre "Türkiye'nin değişeceği (bölüneceği) kesin. Ama ne zaman veya nasıl değişeceği (bölüneceği) belli değil. Türkiye değişecektir veya değiştirilecektir." (Kaynak: Prof. Dr. Ömer Aksu, 17 Ocak 1999, Ayyıldız Gazetesi)

Avrupa Birliği'ni tek yol olarak görüp, birliğin önerilerini "emir" gibi telakki edenler, dış güçleri umutlandırdı. Brüksel-Ankara Hattı yerine Brüksel-Diyarbakır Hattı işletilmeye başlandı. Bunun sonucunda kurtarılmış belediyeler oluştu, bölücüler Meclis'e girdi.

Avrupa Birliği çifte standart uyguluyor

Avrupa Birliği, İlerleme Raporu’nda Türkiye’deki iki tür dini “azınlık” üzerinde duruyor. Biri, “non—muslim” yani “gayrımüslimler”; diğeri ise, “non—sunni” yani “Sünni olmayan” azınlık. Sünni olmayan azınlıkla Aleviler gündeme getiriliyor. Dikkat edilirse AB, kendi üyesi olan ülkelerde dini azınlık tanımlaması yapmıyor. Mezhep tabanlı bir ayırım da söz konusu değil. Buna karşılık, Türkiye’de hem dini, hem mezhebi hem de etnik temelde “azınlık” sorgulaması yapıyor. Aslında net ve açık bir çifte standart ortaya konuyor. Türkiye’de 3 bin Rum’un din eğitimini sorun edinen AB, Almanya’daki 3 buçuk milyon Türk’ün ve Batı Trakya'daki Türklerin din ve dil eğitimini görmezden geliyor.

Ayrıca 13-14 Aralık'ta Brüksel toplantısında sonuç bildirgesinde Türkiye'ye yönelik "katılım" ve "üyelik" ifadelerine yer verilmedi. "Katılım konferansı" yerine "Hükümetlerarası konferans" ifadesi kullanılmıştır. Brüksel toplantısında alınan bu kararla üyelik konusu, bir çeşit askıya alınarak bu tarihten sonra AB ile ilişkiler, hükümetlerarası ilişkilere dönüştürülmüştür. Bu tarihten itibaren AB ile yapılacak tüm ilişkiler, hükümetlerarası ilişki olarak ele alınacaktır.

Avrupa Birliği'ni gözümüzde büyüttük

Dış güçler Türk milletinin gücünü bilmekteler. Ancak bizim boynu bükük siyasilerin Türk milletinin gücünün farkına varmaları için bir örnek.

Merhum Bülent Ecevit anlatıyor: "Biz 11-12 Aralık 1999'da ilk defa Avrupa Birliği toplantısına katılacağız. Öylesine kritik bir aşama. Bizi çağıracaklar. Fakat bir bildirileri var. Bu bildiride içimize sindiremediğimiz hususlar var. "Böyle bir karar olduğu takdirde AB toplantısına katılmayacağımızı" bildirdik. Bunun üzerine kısa bir süre sonra Avrupa Birliği yetkilileri bizi rahatsız eden kararlardan vazgeçtiklerini bildirdiler. Fransa Cumhurbaşkanı uçağını gönderdi. ABD Başkanı Clinton, toplantıya katılmamız için telefon açtı." (Kaynak: 26 Ağustos 2006, Tercüman gazetesi)

Türkiye, Avrupa Birliği'ni "tek yol" olarak göremez, bu tutum, uygunsuz tekliflerde bulunabilmesi için AB'ye cesaret vermekte, ayrıca bölücülerin de umutlarını artırmaktadır.

Avrupa Birliği 6 Ekim 2004'te açıkladığı İlerleme Raporu’nda “azınlık” nitelemesi yapmadan Kürtler, Aleviler ve Çerkezlere kültürel ve bireysel haklar adı altında “azınlık hakları” verilmesini istedi.

Avrupa Parlamentosu Sol Grup Başkanı Francis Wurtz de, Ankara’nın Kürt sorununu politik olarak tanıması için Avrupa Birliği’nin baskı yapmasını istedi. Wurtz, Ankara’nın Kürt sorununu bir an önce tanıması gerektiğini söyledi.

ABD ve Avrupa Birliği, ülkemizde yaşayan Kürtlere, anayasada, daha fazla özgürlük ve haklar verilmesini talep ediyor. Türkiye'den bir "Kürt sorunu" olduğunu kabul etmesi ve bu sözde soruna siyasi çözüm bulunması isteniyor.

Peki gerçekten de Türkiye'de bir Kürt Sorunu var mı?

ABD'nin Ankara Büyükelçisi George Wadsvorth, 1951 yılında Washington'a gönderdiği bir telgrafında bu konuda bakın neler yazmış: "Türkiye'de "Kürt Sorunu" artık yok, Kürtler diğer Türk vatandaşları ile eşit şekilde yaşıyor. "Kürt Sorunu" yaratmak için gösterilen bütün çabalar dış kaynaklıdır" (İlgili belge ektedir)

Bu belge son derece önemlidir.

Büyükelçi Wadsworth, 1951'in Türkiyesi'nde "Türkiye'de bir Kürt Sorunu yoktur" derken, ne yazık ki dış güçler ve devlet-millet konularında yeterli bilgiye sahip olmayanlar, yarım asır boyu, çoğulcu demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi sihirli kavramlarla Türk halkını uyuttu. Ünlü tarih bilimci Halil İnalcık'ın ifadesiyle "Türkiye bugün 1919'lara benzer günlere getirildi"

Türkiye dış güçler tarafından yönetilen bir ülke görüntüsünden kurtarılmalı.

Almanya'da yayımlanan Frankfurter Neue Presse gazetesi de 8 Aralık 2007 tarihli sayısında "Avrupa Birliği, sürüncemede olan müzakerelere karşılık, Türkiye'den "Türklüğe hakarete" bundan böyle cezai müeyyide uygulamamasını şart koşuyor. Avrupa Birliği "Türklüğe hakareti" düzenleyen maddeyi (301. madde), düşünce özgürlüğünün kısıtlanması olarak değerlendiriyor." diye yazdı.

Peki bu değerlendirme ne anlama geliyor?

Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere Batı, "Türklüğe Hakaret" edebilmeyi bir "insan hakkı" olarak değerlendiriyor ve bölücülere "Türklüğe hakaret" etme özgürlüğü verilmesini talep ediyor.

Bu talebe ve benzerlerine gereken tavrı göstermeyenler, Türkiye'yi bugüne getirdi.

Sözümün Özü:

1- "Eyvah AB Üyeliğini kaçıracak olursak Türkiye yok olur" gibi yalanlar Türkiye'yi teslim aldı. Türkiyemizi yöneten kadroların bu yalanlardan kurtulmaları gerek.

2- Dışilişkilerde her alanda "eşitlik" ilkesi korunmalıdır.

3- Bölücü düşünce ve hareketlere karşı adli mekanizmanın süratle işletilmesi gerekir.

Eğer böyle gelmiş, böyle gider denir ise veya arzettiğimiz öneriler dikkate alınmaz ise bunun sonu bölünmedir, Sevr'dir.

1- Milli Mücadelede Türk milletinin şehit vererek Lozan'da kan ile yazdırdığı "tek devlet, tek millet, tek dil" ilkesi sulandırılmış olur, tahribata uğrar.

2- Türkiye'de Türk milletinin dışında ayrı kültür gruplarının varlığı kabul edilmiş olur. Ayrı kimliklerin kabulu ise egemenliğin paylaşılması anlamına gelir.

3- Dil ve kimlik ile ilgili özgürlükler PKK'nın silahlı yol ile ulaşmak istediği hedeflerin başında gelmekteydi. PKK'nın silahlı yol ile ulaşmak istediği dil ve kimlik ile ilgili özgürlüklerin devlet tarafından kabulu, PKK'nın takip etiği silahlı yolun meşru olduğunun kabulu olur. Bunun başka izahı olamaz.

4- Tito kültür farklılıklarına dayanan eyaletler ile bir federasyon oluşturmuştu. Tito'nun modeli farklılıkları derinleştirdi. Günümüzde ise Balkan faciası devam ediyor. Balkanlar barut fıçısına döndü. Dilin tekliği üzerinde oynanacak herhangi bir sinsi oyun, Türk milletinin varlığına yapılacak en çirkin suikasttir.

"Türkiye-İsrail İlişkileri" adlı kitabın yazarı olan Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Türkiye Masası Şefi Andonis Murtos, Türkiye'nin Yugosavya olması için iki maddenin altını çiziyor. 1-Mahalli ağız ve şivelere, basın-yayın ve eğitim yollarının açılması.. 2- TCK'nın 312. maddesine benzer kanunların kaldırılması...

Genel olarak dillere özgürlük gibi düşünceleri savunanlar, eğitimlerini batı ülkelerinde görmüşlerdir. Batı ülkelerinde ulus-devlet fikri hakim iken nasıl oluyor da mozaikçi oluyorlar?

İsrail'in lübnan zaferinden sonra Times gazetesinin muhabiri, Şimon Peres'e şu suali yöneltiyor:

- Zaferi kısa müddet içinde nasıl kazandınız?

Peres şöyle cevap veriyor:

 - Lübnan bir mozaik idi. Çerçeveyi kırdık, kısa zamanda Lübnan dağıldı.

İşte Lübnan örneği bizim için uyarıcı olmalıdır.

Dış güçler boynu bükük politikalar izleyen devlet adamlarına itibar etmez.

Osmanlı devletini, devlet ve millet konularında teslimiyetçileri seyredenler çökertti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kolay kurulmadı. Anayasanın ilk üç maddesi olan "değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olan maddeleri değiştirilirse, değiştirenlere karşı toplumun direnme hakkı doğar.

03 Ocak 2007, İstanbul

M. Kemal Cabıoğlu

Başbakanlık Eski Danışmanı